Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2012 Perşembe

Bayram için beslenme önerileri

Ramazan ayında hafif yiyecekler ve oruçla birlikte detoksa giren vücudunuzun bayramla beraber düzeni değişiyor.
Dr. Ayhan Tokgöz
Ramazan ayında oruç düzenine alışmış sindirim sistemi, bayramın ilk günlerinde eski düzenine kavuşmakta güçlük çekiyor. Bir ay boyunca iki öğün beslenen kişilerde bayramın gelmesiyle daha çok yemek yeme eğilimi görülüyor. Ayrıca ramazan ayı boyunca sürdürülen beslenme düzeni, metabolizma hızının yavaşlamasına yol açıyor.  Ardından vücudun normal düzene dönmesi hızlı bir şekilde kilo alınmasına sebep oluyor. Ramazan ayından sonra sindirim sistemini zorlamamak ve metabolizma hızını artırmak için günde üç ana öğün, iki ara öğün yenmesi gerekiyor. Güne hafif bir kahvaltıyla başlanmasını öneriliyor. Ara öğünlerde az miktarda meyve veya ceviz gibi kuruyemişler yenmeli. Bol su, bol ayran, yeşil çay ve bitki çayı gibi sıvılar tüketilmeli. Bol sıvı alımı vücudunun sıvı dengesini bulmasında yardımcıdır ve açlık duygusuna engel olur.
Yemek seçerken kızartma gibi yüksek kalorili yemekler yerine haşlama, buğulama olarak yapılmış yemekler tercih edilmesini öneriliyor. Bir öğün hamur işi yendiyse bir sonraki öğünün mutlaka sebze ağırlıklı tencere yemeği olması gerekiyor.
Bayram ziyaretlerine dikkat
Bayram ziyaretlerinde sunulan ikramların genellikle karbonhidrat ve şeker içeren hamurlu yiyecekler ve tatlılardır. Hamur işleri, en kolay kilo aldıran yiyeceklerdir. İkram edilen yiyecekleri geri çevirmek istemiyorsanız, tabağınızdaki tüm porsiyonu bitirmeyin. Tercih şansınız varsa sütlü tatlıları tercih edin.Unutmamak gerekir ki şeker, insan sindirim sistemi için bir çeşit zehirdir. İnsanoglu, yaklaşık dört milyon yıllık geçmişinde, son yüzelli yıl hariç, saf şeker(beyaz şeker) ve beyaz un yememiştir. Sindirim sisteminize giren beyaz şeker ve beyaz un tüm metabolizmamızı etkilemekte, pankreas ve karaciğerimizi yormakta ve şeker hastalığına yakalanma riskimizi artırmaktadır. Ayrıca ziyaretinizi kısa tutmak için size ikram edilenleri hızlı bir şekilde bitirmeye çalışmayın. Ne kadar yavaş yerseniz, tokluk duygusunu o kadar fazla hisseder, o kadar da az yersiniz. Ziyarete arabayla gidiyorsanız olabildiğince uzağa park edip yürüyebilirsiniz. Asansörle çıkmak yerine üst katlara merdiven ile çıkmayı tercih edin.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Crush sendromu ve tedavisi

Crush sendromu vücudun kısmi veya tamamen ezilmesi ve baskıya maruz kalması sonucunda oluşan ödem, şok, böbrek yetmezliği, kalp ve solunum yetmezliği gibi sonuçlara crush sendromu denir.

Nedenler

İş ve trafik kazalarındaki darbeler çığ düşmesi ile kar kitlesinin altıda kalmak crush sendromuna yol açsada en büyük neden deprem sebebiyle göçük altında kalmak en sık ve yaygın olan sebeptir.Deprem sonrası komplikasyonlar içinde olan crush sendromu ilk olarak 1909 yılındaki Messina depremi'nde görülmüştür.Messina depreminden sağ kalan kişiler halsizlik ve ödem gibi belirtiler ile öldükleri izlenmiştir.

Semptomlar

Crush sendromu olan kişilerde kahverengi idrar, ödem, halsizlik, aritmi ve düşük tansiyon en fazla oluşan semptomlardır.Göçük altından kişi başta sağlıklı gözükebilir.Bir süre sonra kan basıncında düşme,solunum yetmezliği ve ölüme sebep olabilir.

Tedavi

Crush sendromunda ilk başvurulan yöntem kandaki sıvı oranını arttırmaktır(saatte 1 litre hızla).Potasyum değerinin düşürülmesi ve fasiotomi yaygın bir tedavi yöntemidir.Diyaliz ise diğerlerine göre daha az yaygın bir tedavidir

17 Temmuz 2012 Salı

Ramazan Ayı İçin Sağlık Önerileri

Ramazan Ayı İçin Sağlık ÖnerileriTelefona Acıbadem Sağlık Grubundan hergün sağolsunlar sağlıklı yaşam önerileri geliyor :D. Ne ara yaptım bu olayı bilmiyorum ama ücretsiz heralde, anormal bi şekilde bi param gitmedi henüz.. Bende düşündüm eğer bunları paylaşırsam sitede küçük küçük iyi hit gelir hemde inanların sağlığına katkıda bulunuruz belki :). Sağlık kategorisinin ilk yazısı hayırlı olsun efendim…

İlk 20 Dakika !

Oruçken oluşan açlık iftarla birlikte hızlı besin tüketimine sebep olabilir. Unutmayın ki beynimizdeki doyma merkezi yemeğe başladıktan 20dk  sonra uyarılır. Bu yüzden  yemeklerinizi yavaş, iyi çiğneyerek ve öğün sırasında küçük aralar vererek  yiyiniz.

En Önemlisi Sıvı Tüketimi !

Sahur ve iftarda düzenli sıvı alınmalıdır. İftardan sahura kadar olan zamanda aralıklarla su tüketilmedilir. Mide ve sindirim sistemini rahatlatacak bitki ve meyve çayları, meyvenin kendi şekeri ile yapılmış komposto, ayran gibi içecekler içilmelidir.

Oruç Ve Kilo !

Oruç tutarken gün içerisinde ihtiyacınız olan enerjiyi yeterli ve dengeli bir şekilde öğünlerinize (Sahur – İftar – Ara Öğün gibi) paylaştırdığınızda kilo almassınız. Hatta kilo fazlalığınız varsa bu süreci kilo vererek de tamamlayabilirsiniz.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Nefesinizden grip olup olmadığınız anlaşılacak

Gribin iki şeridi dakikalar içinde verilen nefes içinde bir nano-tel biyoalgılayıcı1 kullanılarak teşhis edilebiliyor. Bu keşfi yapan kişiler, grip teşhisinde devrim yaratmayı ve bir salgın hastalık durumunda hastalığın patlama yapmasını önlemeyi umuyor.
Yıllık grip salgınları iki temel şeritle karakterize oluyor ve her yıl 5 milyon şiddetli vakaya ve 500 bine kadar ölüme yol açıyor. Tipik insan mevsimsel grip virüsü A, H3N2 veya H1N1 (domuz gribi olarak da bilinen virüs) şeklinde belirtiliyor. Bu hastalığın kişiden kişiye geçmesinin kolaylığı düşünüldüğünde, hızlı ve güvenilir bir teşhis testinin var olması doktorlara kuşkusuz fayda sağlayacak.
Şu anda, teşhis için altın standart, nicel gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu tekniğini uygulayarak solunum sıvılarından RNA'yı ayıklamak ve çoğaltmak şeklinde. Bu testin tamamlanması için birçok saate ihtiyaç var ve test mükemmel değil, enfeksiyona yol açmayan RNA'yı da tespit ediyor ve düşük viral miktarlarından ve örnekleme sorunlarından dolayı yanlış negatif sonuçlar oluşabiliyor.
Maosheng Yao ve Peking Üniversitesi ile Çin'in Pekin Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'ndeki arkadaşları alternatif bir test oluşturdu, bu test klinik bir amaç için uygun. Burada, virüsten proteinleri tutuklamak için influenza A antikorları ile fonksiyonlaştırılmış silisyum nano-tellerden oluşan bir ızgara sistemi kullanılıyor. Nano-teller üzerinde tutuklanmış proteinler cihazın elektriksel iletkenliğini virus derişimine bağlı olarak değiştiriyor. Yao, “Algılama sistemi hazır olduğu zaman, bütün tespit süresi 2 dakika civarında olacak” diyor.
Araştırma grubu, daha öncesinde de sürekli hava örneklemesi kullanarak havadaki grip virüslerini gerçek zamanlı olarak tespit etmek için benzer bir cihaz2 kullanmıştı, ancak yeni sistemleri dışarıya verilen nefes ile çalışıyor. Hastalar, soğutulmuş bir toplama cihazı içine üflüyor, sıvı 100 kat seyreltiliyor ve algılayıcıya uygulanmadan önce diğer nefes bileşenlerinden ayıklanıyor. Algılayıcı mikrolitrede 29 virüs kadar büyük bir hassasiyete erişmiş durumda.
Test edilen deneklerin %90'ı için kesin pozitif veya negatif teşhisler verildi. Ancak, testin evrensel olmadığı iddia ediliyor; Avustralya'daki Syndey Tıp Okulu Üniversitesi'nden Euan Tovey'e göre (kendisi nefesteki insan kaynaklı virüsler üzerine çalışmaktadır), “Bir kliniğe gelen nüfus içindeki kişilerin hangisinin enfekte olduğunu bulmak istiyorsanız bu yöntemler çok iyi gözükmeyecektir, ancak elinizde çok sayıda algılayıcı olması gerekir. Ancak, elinizde olgunlaşmaya başlayan bir salgın olduğunu biliyorsanız veya bundan korkuyorsanız, ne aradığınızı kesinlikle biliyorsanız ve antikorlarınız varsa, bunu yapacak olası bir yolunuz var”.
Sonraki aşama testi otomatikleştirmek olacak. Yao, şöyle diyor: “Nano-tel virüs tespiti için elde taşınabilen bir cihaz üzerinde çalışıyoruz ve bu mümkün gözüküyor. Laboratuarımızda nano-telden elektrik sinyallerini alıp uzaktaki bir sisteme tespit sinyalini gönderebilecek bir CPU sistemi oluşturabilen bir elektronik devre tasarımını hazırladık”.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Az Yemek Uzun ve Sağlık Yaşam – Sağlıklı Vücut

Az yemek yemenin sağlık, zayıf bir vücudun yanında ömrünüzüde uzattığını biliyor muydunuz ? İngilterede yapılan bir araştırma sonucunda az yemek yiyen insanların çok yemek yiyenlere göre 20 yıl daha uzun yazşıyor.

Kobay fare üzerinde yapılan çalışmayı yürüten Doktor Matthew Piper, “Beslenme düzeni ve genetik yaşam süresini uzatma ve yaşlanmayı engellemede etkili.

Deneylerimizde fareye verilen yemeği yüzde 40 oranında azaltınca hayvanın ömründe de uzama görüldü” dedi.

Vatan gazetesinde yer alan haberde Piper, yaşlanmayı geciktirmek için çalışmaların devam ettiğini açıkladı.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Depresyon Hakkında Bilgiler

Depresyon, tedaviye cevap veren ve tedavisi yapılması gereken bir hastalıktır.Bu hastalığın birçok sebebi var. Mutsuzluk,içine kapanıklık ve intihara yol açar.

Derpresyonda olan insanın enerjisi tükenir. Her zaman huzursuzdur.Ağlama krizleri geçirir.

Kalıtım depresyonun nedenlerinden olabilir. Beyindeki hormonal,kimyasal ve elektriksel değişiklikler depresyona götürebilir.

Kadınlar erkeklerden daha duygusaldır. Bir olaydan daha fazla etkilenebilir.. Bekarlık duyguları,dulluk, boşanma kadınlarda depresyon nedeni sayılabilir.

13 Haziran 2012 Çarşamba

"Kan Bağışı Hayati Önem Taşıyor"

Kızılay Güneydoğu Van Bölge Kan Merkezi Müdürü Dr. İbrahim Çelik; kan bağışının hayati önem taşıdığının altını çizerek, sağlıklı her bireye düzenli kan bağışında bulunması için çağrıda bulundu.

Tüm dünyada ve Türkiye'de kutlanan 14 Haziran dünya gönüllü kan bağışçıları günü nedeniyle görüşlerini aldığımız Kızılay Güneydoğu Van Bölge Kan Merkezi müdürü Dr. İbrahim Çelik gönüllü ve düzenli kan bağışına devamlı ihtiyacın olduğunu belirtti.

Kızılay'ın da kan ihtiyacını karşılamak için gönüllü ve düzenli kan bağışlama yoluna gittiklerini belirten Çelik, artık dünyada kan ihtiyacının replesman yoluyla değil de gönüllü kan bağışıyla karşılandığını ifade etti.

'Amaç Güvenilir Kanı Hastalara Ulaştırmak'
Çelik, "Daha önceleri hastanelerde kan bağışı kabul ediliyordu. Kan ihtiyacı bir hasta olduğu durumda hasta yakınlarından kişiyi getirmeleri isteniyordu. Bu şekilde alınan kan hastaya veriliyordu. Replesman dediğimiz bu kan bağışında bir zorunluluk var. Kişinin hastanede bir hastası var ve mecburen kan bulmak için gidip o kan grubundan birilerini bulmaya çalışıyor" diyerek gönüllü kan bağışına daha çok ihtiyaçlarının olduğunu dile getirdi.

Zorunlu olarak doldurulan kan testlerinin doğruluk payının az olduğunu ifade eden Çelik, "Biz Kızılay olarak aldığımız yöntem ile tamamen gönüllü olarak, ortada herhangi bir hasta olmadan insanlar bize başvuruyor. Bu testler sonucunda aldığımız kanı hastanelere güvenli bir şekilde veriyoruz. Dolayısıyla hastane ihtiyaç olan kanı oradan alıp kullanıyor. Bu şekilde hem hasta mağdur edilmemiş oluyor hem de kan arayışı zahmetine de girilmiyor" ifadelerine yer vererek sağlık bakanlığının kan alma işini Kızılay'a devretmesinin mantığında da güvenilir kanı hastalara ulaştırma amacının yattığını söyledi.

'Kan Sadece Acil Durumlarda Verilen Bir Durum Değil'
Kan verme bilincinin mutlaka topluma yerleştirilmesi gerektiğinin altını çizen Çelik, kan bağışlama işlemlerini gönüllü ve sürekli hale getirmek istediklerini belirterek, "Kan sadece acil durumlarda verilecek bir işlem değil, aslında süreklilik arz ediyor. Toplum arasında kan sadece acil durumlarda verilir gibi bir düşünce yerleşmiş. Hâlbuki trafik kazaları, acil durumlar olabildiği gibi süreklilik arz eden devamlı bir ameliyatta da kan ihtiyacı gerekiyor. Bunun için bizim de elimizde kan stokunun olması lazım. Bunu da ancak insanlarımızı düzenli kan bağışçılar haline gelmelerini sağlayarak yapabiliriz" dedi.

"Her 14 Haziranda Donörlerimizi Ödüllendiriyoruz"
Her yıl tüm Türkiye'de olduğu gibi 14 Haziran 'Dünya Gönüllü Kan Bağışçıları Günü'nde kan bağışında bulunan donörleri bu güne özel olarak ödüllendirildiklerini dile getiren Çelik, "Kızılay olarak düzenli kan bağışçılarına kanının ulaştığı o hastalar adına teşekkürler etmek amacıyla Dünya Gönüllü Kan Bağışçıları gününde kendilerine madalya takdiminde bulunuyoruz. 10 kan bağışında bulunana bronz madalya, 25 kan bağışında bulunana gümüş madalya, 35 kan bağışında bulunana altın madalya ve 45 kan bağışında bulunana da plaket takdim ediyoruz" dedi.

7 Haziran 2012 Perşembe

PEMFİGUS nedir?

PEMFİGUS
Üstderide (epidermis) bül (içi sıvı do­lu kesecikler) oluşumuyla ortaya çıkan bir grup deri hastalığı pemfigus olarak adlandırılır. Ağır bir hastalık olan pemfi-gusta ölüm oram eskiden yüzde 100′dü.
NEDENLERİ
Pemfigusun nedeni bilinmemektedir. Son yıllarda virüs kökenli olabileceği düşünülmektedir. Bu varsayıma göre virüs, üstderi hücrelerinin sitoplazma-sında bozukluklara yol açtıktan sonra hastalık yapıcı etkisini yitirmekte, ama bu sırada karmaşık özbağışıkhk meka­nizmaları devreye girerek hastalığın ilerlemesine neden olmaktadır.
BELİRTİLERİ
En sık rastlanan klinik biçim pemfigus vulgaris (adi pemfigus) ya da bülloz pemfigustur. Her yaşta görülebilir, ama daha çok 40-60 yaş arasında baş­lar. Genel olarak ağız boşluğu muko­zası, makat bölgesi ve cinsel organla­rın bulunduğu bölgede ağrılı, içi sıvı dolu büllerle kendini gösterir. Sonraki evrede genel durum giderek kötüleşir. Büller özellikle deri kıvrımlarının (ka­sık, koltukaltı bölgesi ve boyun) bu­lunduğu yerlerde yoğunlaşma eğilimi gösterir. Büllerin büyüklüğü farklı ola­bilir. İçlerindeki sıvı önceleri berrak­tır. Klinik açıdan ayırt edici özellikte olan büller sayesinde deri hastalıkları uzmanı kolayca tanı koyar. Pemfigusta büller normal deri üzerindedir ve bera­berinde hiçbir iltihabi değişiklik görül­mez. Olguların çoğunda bülün yakı­nındaki sağlam deriye parmakla bastı­rıldığında, üstderide bir ayrılma görülür. Bu, hastalığa özgü ayırt edici nite­likteki Nikolsky belirtisidir. Bu belirti, üstderi hücreleri arasında normalde bulunan bağlantının bozulduğunu gös­terir. Üstderi dikensi köprülerle birbi­rine sıkıca bağlanmış hücrelerden olu­şur. Buna spinoz tabaka adı verilir. Pemfigusta Öncelikle bu dikensi bağlantılarda bozukluk ortaya çıkar. Buna akantoliz denir. Akantoliz nedeniyle üstderide ortaya çıkan yarıkların için­de büller oluşur. Böylece epitelsiz ge­niş bölgeler ortaya çıkar. Dışarı serum sızdıran bu bölgelerin üstü serumlu-irinli kabuklarla kaplanır. Bakterilerin kabuklara yerleşmesiyle de ağır komp-likasyonlar görülür.Üstderi içine yerleşmiş büller ayırı­cı tanı sağlar. Bisturinin kunt tarafıyla büllerin tabanı yavaşça kazınıp alman hücreler bir lama yayıldığında, bülün döşemesini oluşturan üstderi hücreleri­nin mozaik dizilişini koruduğu görü­lür. Yaygınlıkla uygulanan bu teste “Tzanck testi” adı verilir. Özellikle pemfigus ile ona benzeyen Duhring hastalığının ayırıcı tanısında kullanılır.
Pemfigusta ağrı ve kaşıntı yoktur. Halsizlik, kilo kaybı, iştahsızlık, ağız­daki lezyonlara bağlı beslenme eksikli­ği görülür. Kandaki protein ve albu-min düzeyleri düşüktür.
Bülloz biçimin ardından vejetan (karnabahar görünümünde) biçim orta­ya çıkabilir. Bazen de hastalık doğru­dan vejetan biçimle başlar. Vejetan tip, bülloz biçime göre daha iyi huylu­dur. Cilt kıvrımlarının bulunduğu böl­gelerde (koltukaltı, kasık) görülür. Çatlak, kanamalı ve kötü kokulu lez-yonların başlıca özelliği, kabararak karnabahar görünümü almalarıdır.
Karnabahar biçimindeki lezyonlar bir süre sonra kendiliğinden ya da te­davi sonucu kopar ve deri üzerinde ko­yu lekeler bırakarak kaybolurlar. Veje­tan tipte kaşmtı ve yanma hissi olabi­lir. Ağızdaki lezyonlar çok ağrılıdır.- Pemfigusun üçüncü bir biçimi de pemfigus foliaceus’tar (yaprak biçimli pemfigus). Seyrek görülen ve tüm cil­di kaplayan bu biçim, büyük boyutlu, gevşek yapıda, birleşme eğilimi göste­ren büllerle ortaya çıkar. Büller sürekli soyulup yeniden ortaya çıkarak cilde soyulmuş gibi bir görünüm verir.
Seyrek görülen bir pemfigus tipi de “Senear Usher pemfigusu” ya da “sebo-reik pemfigus’”tur. Akut gidişli ateşli ve ölümcül pemfigus tipleri de vardır.
TANI
Pemfigusun tanısı immünolojik flüore-sans teknikleriyle yapılmaktadır. Üstde-rideki hücreler arası bağlantılara karşı kanda antikor oluşumunun saptanma­sıyla tam konur. ,
BEKLENEN GİDİŞİ (PROGNOZ)

Son yıllarda tedavide sağlanan önemli ilerlemelere karşın, çoğunlukla ağır seyreder. Gene de ilerlemenin durduru­lamadığı olguların sayısında azalma gö­rülmüştür. Uygun* bir tedaviyle sağka-lım süresi uzamakta ve iyileşme sağlan­maktadır.Pemfigus tedavisi kortizon türevi ste-roitlerin kullanılmasına dayanır. Gü­nümüzde kortikosteroit kullanımının kolaylaşması ve antibiyotiklerle uygu­lanan koruyucu tedavi, pemfiguslu has­taların yaşama şansını artırmıştır. Ama pemfigusun ağır bir hastalık olduğu ve her zaman uzmanlaşmış merkezlerde ti­tizlikle izlenmesi gerektiği unutulma­malıdır.

3 Haziran 2012 Pazar

Soğuk su hadisi ve faydası

Sıtma cehennem hararetindendir. Ona soğuk su serpmek sureti ile soğutunuz. (Buhari) Sıtma cehennemin bir parçasıdır. Sizden kim sıtmaya yakalanırsa onu su ile söndürsün. Sabahtan sonra güneş doğmadan evvel akan bir nehre gelsin, suyun aktığı yöne dönsün ve :

"Allahümmeşfi abdeke ve saddik Resüleke " duasını okusun. Sabah namazından sonra, güneş doğmadan evvel o ırmağa üç gün üçer defa dalsın. Eğer sıtma üç günde geçmezse beş gün dalsın. Eğer beş gündede iyi olmazsa yedi gün dalsın. Şayet yedi gündede geçmezsen dokuz gün tekrarlasın. Muhakkakdokuz güne varmaz, Allah'ın izni ile iyi olur. ( Sevban (r.a.) dan rivayet edilmiştir.)

Meme kanserinin tedavisinde yeni umut

ABD'deki Duke Üniversitesi'nden Dr. Kimberly Blackwell ve ekibinin yaptığı uluslararası klinik araştırma, T-DM1'in kanserin ilerlemesini durdurduğunu ve hayatta kalma şansını artırdığını gösterdi. 3. aşamadaki araştırmaya katılan, antikorlara bağlanarak doğrudan kanserli hücreye etki eden T-DM1 ile tedavi edilen HER2-pozitif hastaların yüzde 64,4'ü, tedaviden iki yıl sonra da "yaşama tutunabildi".

31 Mayıs 2012 Perşembe

MİTRAL KAPAK DÜŞÜKLÜĞÜ

MİTRAL KAPAK DÜŞÜKLÜĞÜ
Mitral kapak düşüklüğü ya da pro-Iapsusu kalpte sol kulakçıkla sol karın­cığı ayıran mitral kapağın yapısal bir bozukluğudur. Bazı olgularda mitral ka­pağın iki kanadının yüzeyleri normalden daha geniştir; bu nedenle sol karıncığın her kasılmasında (sistol) kapağın kanat­lan sol kulakçığa doğru bombeleşir. Ba­zı olgularda ise kapağı yerinde tutan kirişsi bağlar normalden uzun olduğundan kapak aralığı genişler. ^~m~
20. yüzyıla değin tanınmayan bir hastalık olan mitral kapak düşüklüğü günümüzde erişkin nüfusun yüzde 5-10′unda görülmektedir. Görülme sıklığı her İki cinste de aynıdır.
Tam yöntemlerindeki gelişmeler, özellikle de anjiyografiyle kalp damarlannın görüntülenmesi ve ekokardiyo-grafi gibi incelemeler mitral kapak dü­şüklüğünde erken tanıya olanak vermek­tedir. Böylece kapağın görünümü kesin olarak saptanabilmekte ve hastalığın ne yönde gelişeceği görülebilmektedir.
Mitral kapak düşüklüğü bazen tek başına, bazen de kulakçıklar arası bağ­lantı gibi bir doğumsal kalp hastalığıyla ya da kunduracı göğsü gibi bir iskelet bozulduğuyla birlikte görülür. Ayrıca düşüklük başka kalp kapakçıklarında da olabilir. Örneğin mitral kapakla birlikte ya da tek basma triküspid kapak (sağ kulakçıkla sağ karıncığı ayıran kapak­çık) düşüklüğü bulunabilir; aort kapa­ğında düşüklük akciğer atardamarı ka­pağından daha sık ortaya çıkar, istatis­tiklere göre mitral kapak düşüklüğüyle birlikte bakteri kökenli yan akut kalp iç zan iltihabı (subakut bakteriyel endo-kardit), kalpte ritim bozuklukları, anji-na pektoris tipi göğüs ağnlan, ani ölüm, ağır mitral* kapak yetmezliği ve beyin damarlannda tıkanma olasılığının arttığı da unutulmamalıdır.
TANI
Mitral kapak düşüklüğünde çok çeşitli klinik belirtiler ortaya çıkabilir. Hasta­ların büyük bölümünde tümüyle belirti­siz kalır ve hiçbir yakınmaya yol aç­maz. Bazen de bir dizi belirti verir, ama bu belirtilerin mitral kapak düşüklüğüy-le ilişkisini kurmak çok güçtür.
Mitral kapağı aşağı doğru sarkmış olan kişiler genellikle ince yapılı, uzun boyludurlar. Göğüste gelip geçici ağrı­lardan, çarpıntıdan ve ara sıra baygınlık duygusundan yakınırlar. Mitral kapak düşüklüğünde göğüs ağrıları kendiliğin­den ya da seyrek olarak bedensel etkin­likten sonra ortaya çıkar. Hastalar bu ağrıları “kaburgalar arasında ağrı” ya da “göğüste sıkışma duygusu” biçiminde betimlerler. Ağrılar trinitrin alınmasıyla geçmez, bedensel etkinlikle de artmaz.
Çarpıntılar, kalp atımlarının rahat­sızlık verecek derecede hissedilmesi, kalp ritmindeki ani bozulmalar, nefes darlığı, baş dönmesi ve bazı hafif ruhsal bozukluklar da mitral kapak düşüklüğü­ne eşlik edebilir.
Kalbi dinleyerek yapılan muayenede olguların yüzde 10-20’sinde bulgular normaldir. Ama hastaların büyük bölü­münde tanıda çok değerli olan iki Önemli belirti saptanır:
• Sistolik klik: Kasılma sırasında kal­bin tepe noktasında duyulabüen, omuz ya da kola doğru yayılmayan ve solu­num ya da vücudun konumuna göre de­ğişebilen kısa süreli bir kalp sesidir.
• Mitral kapak yetmezliğine bağlı kalp üfürümü: Kalbin üzerinde sol ka­rıncığın alt ucuna karşılık gelen kalp tepesinde duyulur. Sol koltukaltına doğru yayılır. Bu sesin şiddeti vücudun konumuna ve solunuma bağlı olarak değişir.
Hastaların yaklaşık üçte ikisinde elektrokardiyografide (EKG) çok tipik olmayan, ama tanı açısından önem taşı­yan değişikliklere rastlanır. Bunlar sü­rekli değildir, ara sıra ortaya çıkar. EKG değişiklikleri göğüs ağrısının bu­lunduğu durumlarda yanlışlıkla koroner kalp hastalığı tanısına yöneltebilir.
Olgularm yüzde 10-15′inde kulakçık ek atımları (ekstrasistol) ortaya çıkar. Bazen de kulakçık kasının titreşim biçi­minde düzensiz kasılması (flater), ku­lakçık kasılmalarının işlevsiz ve düzen­siz seğirmelere dönüşmesi (fibrilasyon),taşikardi nöbetleri gibi daha ağır kalp ritmi bozuklukları görülür.
Çok ender olarak mitral kapak dü­şüklüğünde karıncık ek atımları, karıncık taşikardisi ve karıncık fibrilasyonu gibi tehlikeli ritim bozuklukları ortaya çıkar. Mitral kapak düşüklüğünde ani Ölümler karıncık fibrilasyonuna bağlanır.
EKOKARDİYOGRAFİ
Mitral kapak düşüklüğü tanısında ekokar-diyografi hastaya hiçbir rahatsızlık ver­meyen ve çok güvenilir olan bir incele­medir. Hastalığa tanı koyma olanaklarını da önemli ölçüde genişletmiştir. Tipik bir mitral kapak düşüklüğü olgusunda eko-kardiyografik inceleme şu bulguları verir:
• Mitral kapakta kepçeyi andıran bi­çim bozukluğu. Bu görüntü mitral ka­pak düşüklüğü için çok tipiktir ve kesin tanıya yol açar.
• Hamak biçiminde mitral kapak. Bu görüntü tipik olarak hastalığın ilerlemiş evrelerinde ortaya çıkar.
Ekokardiyografik incelemede yanlış değerlendirmeye yol açabilen başlıca etkenler kalp dış zarında sıvı toplanma­sı, mitral kapakta kalınlaşma, romatiz­ma ya da enfeksiyon kökenli kalp iç za­rı iltihabıdır.
ÖBÜR İNCELEMELER
Mitral kapak düşüklüğünde ağır bir mitral kapak yetmezliği, buna bağlı sol kulakçık genişlemesi ve akciğer atarda­marlarında basmç artışı gelişmedikçe göğüs filmi çekilmesinin tanıya fazla yardımı olmaz.
Kalp boşluklarına kateter ile girile­rek yapılan anjiyografik inceleme de kesin tanı olanağı sağlamakla birlikte daha zor bir girişim olması ve sonuçla­rının tedavi seçimine yardımcı olmama­sı nedeniyle görece seyrek başvurulan bir tanı aracıdır.
KOMPLİKASYÖNLAR
Mitral kapak düşüklüğü iyi huylu olma­sı nedeniyle hastaların çoğunda hiçbir belirti ve rahatsızlığa yol açmaz. Az sa­yıda hastada ise bazı komplikasyonlann ortaya çıkmasıyla hastalık ağrrlaşabilir. Kalpte ritim bozuklukları. Mitral kapak düşüklüğünde görülebilen bir komplikasyondur Saatte 30′dan fazla karıncık ek atımının görülmesi duru­munda daha ağır ritim bozukluklarını önlemek için hastaya kalp ritmini dü­zenleyici tedavi uygulanması gerekir. Endokardit. Kalp boşluğunu döşeyen iç zarın iltihabıdır. Bazı istatistiklere göre endokardit hastalarının yüzde 25′inde mitral kapak düşüklüğü bulunmaktadır. Bu tip kalp hastalarında enfeksiyonlar er­ken dönemde tedavi edilmeli, diş çürük­leri gibi kalbi etkileyebilen enfeksiyon odaklarının bulunması durumunda uy­gun antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Beyin damarlarında tıkanma. Mitral kapak düşüklüğü kan akımını bozarak dolaşımda pıhtıların oluşma riskini artı­ran bir durumdur. Bu pıhtılar beyin da­marlarına giderek tıkanmaya neden ola­bilir. Vücudun yarısında felç görülen hastaların önemli bölümünde mitral ka­pak düşüklüğüne bağlı kalp ritmi bo­zukluğu olduğu saptanmıştır. Mitral kapak yetmezliği. Mitral kapak düşüklüğünde kalp üfürümünün aniden şiddetlenmesi mitral kapak yetmezliği gibi bir komplikasyonu düşündürür. Bu durum çoğu kez mitral kapağı yerinde tutan kirişsi bağlardan birinin yırtılma­sına bağlıdır.
TEDAVİ
Mitral kapak düşüklüğünün tedavisinde izlenecek yol hastalığın belirtilerine, mitral kapak yetmezliğinin ağırlığına ve kalp ritmindeki bozukluklara bağlı olarak değişir.
Belirti vermeyen olgularda kalp iç zan iltihabına karşı koruyucu önlemler dışında bir tedaviye gerek yoktur.
Ağır mitral kapak yetmezliğinde ise cerrahi girişim tek etkili tedavi yöntemi­dir. Kalp ritmi bozukluklarında beta-en-gelleyici ilaçlara başvurulur. Bu ilaçlar­dan yarar sağlanamazsa kalp ritmini dü­zenleyici ilaçlar denenir. Beta-ahcılaraı etkisini engelleyen ilaçlar aynı zamanda göğüs ağrılarına karşı etkilidir. Ağrılar bu tedaviyle giderilemezse geç etkili da­mar genişleticilere başvurulur. Anjina pektoris tipi ağrıların beta-engelleyici ya da damar genişleticilere dirençli olması, Çok seyrek görülen bir durumdur. Böyle bir durumda ağrıların kökeni titizlikle yeniden araştırılmalı, koroner atardamar hastalığı üzerinde durulmalıdır.

24 Mayıs 2012 Perşembe

KANSIZLIK Enzim Eksikliğine Bağlı Kansızlıklar

KANSIZLIK
Enzim Eksikliğine Bağlı Kansızlıklar
Bu bölüm görece yakın zamanlarda tanımlanan ve kalıtsal özellik gösteren enzim eksikliğine bağlı kansızlıklara ayrılmıştır. ABD’de oldukça yaygın olan bu kansızlık türü siyah ırktan er­keklerin yaklaşık yüzde 13′ünde görü­lür. Benzer olgulara Akdeniz havzasın­da, Özellikle Sicilya, Sardunya, Yuna­nistan ve Türkiye’nin Akdeniz Bolge-si’nde de oldukça sık rastlanmaktadır.
NEDENLERİ
Bu kansızlıklar alyuvarların aşın ölçü­de yıkıma uğramasıyla (hemoliz) ortaya çıkar. Küresel hücre kansızlığında oldu­ğu gibi alyuvarlarlann normal biçimle­rinde olmaması, hemoglobin molekül­lerinin yapısal bozuklukları, plazmada aşırı alyuvar yıkımına yol açan etkenle­rin bulunması birer hemoliz nedenidir. Ama akla ilk gelen bu etkenlerin ince­lediğimiz kansızlıkla hiçbir ilgisi yok­tur. Bunlardan bağımsız olarak alyuvar­larda bazı enzimlerin eksikliği hemoli-ze yol açmaktadır.
Eksik olan enzimler, bu grupta yer ilan kansızlık tiplerine göre değişiklik göstermekle birlikte, her biri alyuvarla­rdı normal yaşamı ve metabolizma sü­reçleri için vazgeçilmezdir. Biyokimya­sal kökenli bu bozukluklarda alyuvarlar normal biçimlerini korumakta, yalnızca ?s ya da birkaç enzimin eksikliği söz ionusu olmaktadır.
Yukarıda belirtildiği gibi, ortaya çı­tan kansızlığın kökeninde kalıtsal, ya­rı ana babadan geçen bir hastalık var-ü. Bozukluğun kalıtsal olması ve al-/-var enzimleriyle sınırlı bir etki gös-sermesi kansızlık tipini kesin biçimde saptamayı güçleştirir. Bunun için çoğu zaman karmaşık laboratuvar inceleme-.en gerekir. Sorumlu enzimin tanınması iyileştirici bir tedavinin yolunu aç-masa bile, bu duruma yol açan ilaçla­rın verilmemesini sağlar ya da gerekli beslenme biçimini belirlemeye yarar. Sonuçta ani nöbetlerin ortaya çıkması önlenebilir.
Bu kansızlık grubunun içinde yer alan glikoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) ek­sikliği ayrıntılı biçimde incelenmiştir.
belirtileri
Temel belirti aşın hemoliz biçiminde ortaya çıkar. Hemoliz kansızlığa, yoz­laşmış ya da parçalanmış alyuvarları ve içerdiği hemoglobini ayrıştırarak yok eden’dalağın büyümesine, kanda biliru-bin, idrarda ürobİlinojen, dışkıda ster-kobilin gibi hemoglobinin ayrışma ürünlerinde artışa yol açar. Ayrıca hız­lanan alyuvar üretimine bağlı olarak dolaşımda bulunan olgunlaşmamış al­yuvarların (retikülosit) sayısı artmıştır. Bu son belirti kemik iliğinin sağlıklı ça­lıştığını, kanda azalan alyuvar düzeyine tepki olarak üretimini artırdığım göste­rir. Aşın hemoliz nöbetler halinde bir­den ortaya çıkabilir. Hasta bu nöbetler dışında hemen hiç bir sağlık sorunuyla karşılaşmaz.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşıla­bileceği gibi, sıralanan belirtilerin en önemlisi ve öbür belirtilerin ortaya çık­masına neden olanı yoğun alyuvar yıkı­mıdır. Sağlıklı kişilerde yaklaşık 120 gün varlığını sürdüren alyuvarların Öm­rü önemli ölçüde kısalmıştrr. Alyuvar­ların yıkımına neden olan biçim bozuk­luğu değil, yaşlanma süreçlerinin hız-lanmasıdır.
Enzim eksikliğine bağlı kansızlıklar sık yineleyen ağır hemoliz nöbetlerin­den, kanda hafif bir alyuvar azalmasına yol açan durumlara kadar değişiklik gösterir. Ağır hemoliz nöbetlerine belir­gin dalak büyümesi, safra yoluyla atılan aşın bilirubinin kısmen çökelmesiyle oluşan safra taşları ve genel durumun bozulması eşlik eder. Hafif geçiştirilen durumlarda kansızlık belirtileri ancak kan tahlilleriyle ortaya çıkarılabilir
GPD EKSİKLİĞİNE BAĞLI KANSIZLIK
Enzim eksikliğine bağlı kansızlıklar en çok glikoz-6-fosfat dehidrogenaz (G6PD) adlı enzimin eksikliğinden kaynaklanır. Bu enzimin glikozun metabolizma sürecinde rol aldığı bilinmek­tedir. Ortaya çıkan başlıca belirtiler he-moliz, kanda bilirubin ve serbest he­moglobin artışı, alyuvarlarda Heinz ci­simleri denen yuvarlak oluşumların gö-rülmesidir. Hemoglobin molekülünü oluşturan hem ve globin gruplarının öz­gün yapılarını yitirmesiyle ortaya çıkan Heinz cisimleri, bazı ilaçlara, besinlere ve mikrobik etkenlere bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Kanda serbest hemog­lobin alyuvar yıkımıyla birlikte artar. Böbrek eşiğim aşarak idrara geçen he­moglobin idrarı morumsu kırmızıdan kızıl kahverengiye kadar değişen renk­lerde boyar.
Hastalık iki eşey (cinsiyet) kromo­zomundan biri olan X kromozomunun üstünde yer alan bir genle sonraki ku­şaklara aktarılır. Dolayısıyla hastalığın kalıtsal özelliği hemofiliyle benzerlik gösterir ve bu ciltteki “Hemofili” mad­desinde verilen çizimlerle daha iyi an­laşılabileceği gibi eşeye bağlıdır. Has­talık bozuk geni anneden alan erkek çocuklarda ve hem anne, hem de baba­dan alan kız çocuklarda ortaya çıkar. Ama hemofiliden farklı olarak, hastalı­ğı yalnız anne ya da babadan alan kız çocuklar taşıyıcı olmakla kalmaz, has­talık belirtilerini az ya da çok göstere­bilir. Çünkü sağlıklı kromozom bozuk genli X kromozomunun etkisini her za­man tam olarak maskeleyemez. Bu hastalık uzun süre hiçbir belirti verme­yebilir. Genellikle bazı yiyecek ve ilaç­ların alınması “uyuyan” hastalığı bir­den ortaya çıkararak ağır bir hemoliz nöbetini başlatır.
G6PD eksikliği 1950′lerde kullanıl­maya başlayan primakin gibi sıtma ilaçları aldıktan sonra hemoliz nöbetle­ri görülen hastalarda fark edildi. Daha sonra yapılan yoğun çalışmalar, ilacm doğrudan aşırı alyuvar yıkımından so­rumlu olmadığım, ama enzim eksikliği hastalığını taşıyanlarda bozukluğu orta­ya çıkarıcı bir etki yaptığını kanıtladı. Primakinin yanı sıra başka ilaçların da G6PD eksikliği taşıyan kişilerde hemo­liz nöbetlerine yol açtığı saptandı. Bun­ların en yaygm kullanılanları arasında yapay K vitamini, bazı sülfamitler, yüksek dozda aspirin ve piramidon sa­yılabilir.
Hastanın doğum yeri, ailesi ve önce­ki sağlık durumuna ilişkin bilgiler ve genellikle etken maddenin alınmasın­dan sonraki 2-4 gün içinde hemoliz nöbetinin ortaya çıkması tam için çok de­ğerli unsurlardır. Tam daha sonra yapı­lacak laboratuvar incelemeleriyle kesin­lik kazanır. En güvenilir gösterge alyu­varlarda GöPD’nin azlığıdır.
Hastalığa ilişkin bilgiler kesinlik kazanınca hemoliz nöbetine neden olan ilaç kesilir. Genellikle çok ağır olmayan olgularda bu önlem hastanın iyileşmesi için yeterlidir. Ama ağır kansızlık görülürse kan nakli yapılma­sı gerekir.
Favizm ya da bakla alerjisi – G6PD eksikliğine bağlı kansızlığının bir göstergesi de favizmdir. Bu hastalarda aşırı alyuvar yıkımı bakla yedikten sonra ortaya çıkar. Bu kişilerde bakla yedikten sonraki gün birden baş ağrısı, bel ve karın ağrıları, bulantı, kusma, ishal, yüksek ateş ve bayılma görülür. Bu olgularda en büyük tehlike böbrek yıkımının oluşması ve buna bağlı ami­ri (idrar yapmanın tümüyle durması) j ve hiperazotemi (kanda azotlu madde­lerin artması) görülmesidir. Beslenme­den baklayı çıkarmak kandaki belirti­lerin ortadan kalkması için yeterli olur.

22 Mayıs 2012 Salı

Tüp Bebek Tedavisinde Bilmeniz Gereken 10 Detay

Tüp Bebek Tedavisinde Bilmeniz Gereken 10 Detay
Gerek yazılı, gerek görsel, gerekse sosyal medyada hemen hemen hergün tüp bebek tedavisiyle ilgili haberler yayınlanıyor

Çocuk sahibi olmak isteyen milyonlarca çift bu haberleri; hayallerini gerçekleştirecek ‘mucize’ gibi takip edip, deniyor. Ülkemizde tüp bebek uygulamalarının öncülerinden olan Prof. Dr. Mustafa Bahçeci ailelerin mutlak ve mutlak bilmesi gereken detayları açıklayarak, şu uyarıda bulundu: “Tüp bebek tedavi yöntem ve uygulamaları baş döndürücü hızla gelişiyor. IMSI, Embriyoscope, dondurma teknikleri bunlardan bazıları. Önemli olan yeni tekniklerin hangi çiftlere, ne zaman, nasıl uygulanacağıdır. Ailenin yenilikleri takip ederken tedavide güvenilir kurum, deneyimli ekip, merkeze ait ‘’eve canlı çocuk götürme’’ oranına mutlaka dikkat etmesi gerekir.’’

Ülkemizde tüp bebek uygulamalarının öncülerinden olan Prof. Dr. Mustafa Bahçeci dünyada ve toplumumuzda artan infertilite (kısırlık) sorununa dikkat çekerek, aileleri tedavi için merkez seçiminde ve medyada yer alan haberler konusunda uyardı. Bahçeci, ‘Medyada yer alan haberlere infertilite sorunu yaşayan ailelerin yaklaşımı bir nevi ‘mucize çözüm’ gibi oluyor. İyice araştırmadan bunları denemeye karar veriyorlar. Çoğu kez de sonuç başarısızlık oluyor. Şu bir gerçek; tüp bebek tedavi yöntem ve uygulamaları baş döndürücü hızla gelişiyor. IMSI, Embriyoscope, dondurma teknikleri bunlardan bazıları. Burada önemli olan yeni tekniklerin hangi çiftlere, ne zaman, nasıl uygulanacağıdır. Ailenin yenilikleri takip ederken tedavide güvenilir kurum, deneyimli ekip, merkeze ait ‘’eve canlı çocuk götürme’’ oranına mutlaka dikkat etmesi gerekir.’’

Tüp Bebek Tedavisinde ’Bilinmesi Gereken 10 Detay’


Prof. Dr. Mustafa Bahçeci tüp bebek tedavisinde ailelerin mutlak ve mutlak bilmesi, bu doğrultuda karar vermesi gereken detayları açıkladı.


1.Çocuğu olmayan bir çift ne zaman doktora gitmelidir?


Kadının yaşı burada çok önemlidir. 35’in altında, çiftin özgeçmişleri ve aile öykülerinde bu konuyla ilgili risk yoksa korunmasız-düzenli bir yıllık cinsel ilişki sonrası gebelik elde edilemiyorsa doktora başvurulmalıdır. Aynı koşullarda kadın 35 yaş üstünde ise 6 ay, 38’in üzerinde ve yumurtalıklarını olumsuz etkileyebilecek kemoterapi veya yumurtalıkla ilgili bir ameliyat geçirmişse, erkek de de sperm değerlerini kötü yönde etkileyecek kemoterapi veya ameliyat öyküsü varsa çiftler derhal doktora gitmelidir.


2-Aşılama denenmeden tüp bebeğe tedavisi doğru mudur?


İnfertilite (kısırlık) nedenine bağlı olarak bazı hastalarda aşılama öncesi yumurtlama uyarısı veya aşılama gibi üremeye yardımcı yöntemler uygulanmalıdır. Bu grup hastalarda ancak bu yöntemlerin başarısızlığı durumunda tüp bebek tedavisine geçilir. Ancak belirli bir grup hastada ise diğer yöntemlerin başarı ihtimali ya hiç yoktur ya da çok düşüktür. Bu hasta gurubunda tüp bebek ilk seçenek olmalıdır.


*Her iki tuba uterinası ( tüpleri) tıkalı olan kadınlar,
*Azospermi olguları (erkekte sperm olmaması)
*İleri kadın yaşı ( örn.: 38 yaş üstü kadınlar) doğrudan tüp bebek uygulanması gereken çiftlerdir.
3.Tüp bebek tedavisinde hangi sırayla hangi testler yapılır?

Kısırlık araştırması çiftlere eş zamanlı olarak yapılmalıdır. Başlangıç aşamasında yapılan temel testler şunlardır:
a. Erkeğe sperm testi,
b.Kadının yumurtlamasının araştırılmasına yönelik kan (hormon) testleri ,
c. Kadının tüplerinin açık ve rahim içerisinin normal olup olmadığının araştırılmasına yönelik testler. Bu amaçla en sık ilaçlı rahim röntgen filmi ( Histero-salpinga-grafi, HSG) çekilmektedir.

4. Tüp bebekte başarı oranı nedir?

Tüp bebekte başarı oranı birden fazla ölçütle değerlendirilmektedir.
1-Fertilizasyon ( Laboratuvarda Döllenme) Oranı: Bu oran iyi laboratuvarı olan merkezlerde %80’ in üzerinde olmalıdır.
2-Biokimyasal Gebelik (Kanda gebelik testinin pozitif çıkması): Bu oran %50 civarındadır.
3-Ultrasonografi İle Görüntülenebilen Ve Takip Edilen Gebelik Oranı: Bu oran %40 civarındadır.
4-‘’Eve Canlı Çocuk Götürme’’ Oranı: Bu oran ise %30 civarındadır. Hastaları ilgilendiren temel değerin de sonuncusu olması gerekir.

Üç başarısız deneme sonrası aileler için gebelik elde etme oranını maalesef çok arttırmamaktadır. Preimplantasyon genetik tanı (embriyo transferi öncesi genetik araştırma), co-culture ( laboratuar ortamında suni ana rahimi oluşturulması) , sperm seçim yöntemlerinin değiştirilmesi gibi ek uygulamalar yapılmaktadır. Ancak bu yöntemlerin de başarıyı anlamlı oranda artırdığına dair yeterli kanıt henüz yoktur. Benim şahsi tecrübelerime göre bu hastalara blastosist transferi önerilmeli ve bu hastalarda eğer embriyoları blastosiste gitmiyorsa transfer yapılmamalıdır. Böylece hastanın, transfer sonrası boşu boşuna büyük ümitlerle beklemesinin önüne geçilmiş olur.


5.Blastosist transferi nedir? Hangi durumlarda bu yönteme başvuruluyor?

Günler boyunca gelişip hücre sayılarını artıran embriyolar beşinci günden itibaren iki ayrı hücre tipine ayrılarak aralarında bir sıvı biriktirir. Bu embriyolara ‘Blastosist’ denir. Ne yazık ki her embriyo bu aşamaya kadar gelişimini devam ettiremez, daha erken bir dönemde gelişimini durdurur. Sadece o embriyoyu oluşturan sperm ve yumurta kaliteleri fazla düşük değilse embriyo gelişimine devam eder, aksi halde vücut savunma mekanizmasının bir sonucu olarak düşük kaliteli hücrelerin birleşmesiyle oluşan embriyoların gelişimlerini daha erken bir dönemde durdurur. Yapılan çalışmalar, blastosist evresine ulaşmış embriyoların dahi bir bölümünün gebelik oluşumuna ya da gebeliğin devamına izin vermeyecek kadar düşük kaliteli hücreler içerdiğini göstermiştir. Ancak bu oran erken dönemde gelişimini durduranlara oranla çok daha düşüktür. Sonuç olarak; hastaya blastosist transfer etmek gebelik şansını artırmak anlamına gelir. Hastaya ne kadar az embriyo transfer edilirse blastosist transfer ederek gebelik şansı o kadar artırılmış olur. Bu nedenle, transfer sayısının kısıtlandığı durumlarda blastosist transferi uygulaması başarıyı artırıcı bir etki yapar. Örnek olarak ülkemizde iki yıl önce uygulamaya giren yönetmelik transfer edilen embriyo sayısına kısıtlama getirmiştir. Bu uygulama sonucu tüp bebek sonucu oluşan çoğul gebelikler ki bunlar çok riskli gebelikler idi, anlamlı olarak azalmıştır. Bu yeni durum bizim merkezlerimiz de dahil olmak üzere bazı kliniklerin daha fazla blastosist transferine yönelmelerine neden olmuştur. Bizim merkezlerimizde artık tüm transferlerin yaklaşık yarısına yakını beşinci günde yapılmaktadır. Hastadan yeterli miktarda ve kalitede blastosist elde edilmesi durumunda, tedavilerin başarısız kalma nedeni olarak embriyo dışı nedenlere yönelmek faydalı olacaktır. Neden tüm embriyolar blastosist aşamasına kadar bekletilip ondan sonra transfer edilmiyor? Bu sorunun yanıtında da blastosist transferlerinin dezavantajlarından söz etmemiz gerekir. Bugün tüp bebek uygulama teknolojileri ne kadar gelişirse gelişsin unutmamalıyız ki insan vücudunun sofistike ve mükemmel mekanizmasını bire bir taklit edebildiğimizi söylemek çok güçtür. Zira insan vücudu ve biyolojisiyle ilgili bilgimiz ne kadar artarsa, bilmediklerimizin ve yeni soruların farkına varmaya devam ediyoruz. Sonuç olarak embriyoları laboratuar şartlarında uzun süre bekleterek blastosist evresine ulaşmalarını beklerken onları daha erken bir dönemde vücudun doğal ortamına bırakarak orada gelişmelerini sağlamalarına göre ne kadar ödün verdiğimizi bilmiyoruz. Özetle kendimize su soruyu soruyoruz: bu embriyo blastosist oluşturmadı, acaba ben bu embriyoyu gelişiminin daha erken bir döneminde rahme vermiş olsaydım acaba orada blastosiste ulaşacak mıydı? İşte blastosist transferinin riski budur, bu nedenle her vakada uygulanmaz. Elimizde bu riski karşılayacak sayıda embriyo olması ya da dediğim gibi, ne olursa olsun embriyoların uzun dönem gelişimlerini izlememizi gerektirecek gerçek sebepler olması lazımdır.


6.Sperm seçiminde yenilikler nelerdir?


Günümüzde sperm kalitesi dendiğinde artık eskiden olduğu gibi sperm sayısı, hareketliliği, şekli gibi parametreleri düşünmüyoruz. Biliyoruz ki, spermin gerçek kalitesi yukarıdaki soruda da anlattığım gibi onun kalıtsal yapısı ve bu yapının çevresel faktörlerden ne kadar etkilendiğidir. Çünkü embriyo gelişimine spermin asil katkısı bunlardır. Geleneksel sperm tetkik parametreleri ile bahsettiğim kalıtsal özelliklerin durumu arasında direk bir ilişki gösterilmemiştir. Artık sperm analizi yaparken embriyo gelişimine etki edecek gerçek kalitelerinin durumunu anlamaya çalışıyoruz. Önemli olan kalıtsal özellikleri en az hasar görmüş, mümkünse hiç görmemiş spermleri seçebilmek ve yumurta hücresi ile bunların birleşmesini sağlayabilmektir. Sperm hücresinin yüksek büyütmede seçilmesi (IMSI), bazı moleküllere bas kısmının bağlanması ya da bağlanmaması yoluyla seçimleri (PICSI ya da MACS benzeri yöntemler) bu amaçla kullanıma girmiştir. Ne yazık ki, bu seçim yöntemlerinin geçerliliği tam anlamıyla ve en doğru bilimsel yöntemlerle henüz kanıtlanmamıştır. Bunun için daha zamana ihtiyaç duyulmaktadır. Gene de bizim laboratuarlarımız da dahil olmak üzere bu tip yenilikleri kullanıp hastaların gebe kalma olasılıklarını artırmaya çalışan çok sayıda merkez bulunmaktadır.


7-Genetik incelemelere ne zaman ihtiyaç duyulur?


Genetik incelemelere kesin ihtiyaç duyulan durumlardan ilki; ailede kalıtsal yolla geçen, doğacak bebeğe intikal edebilecek ve sorumlu kromozom ya da gen bölgesinin bilindiği durumlardır. Bu bölge ya da kromozomlar embriyolar üzerinde incelenip hastalıksız embriyolar transfer edilebilir. Bir diğer durum tekrarlayan gebelik kayıpları, yani ard arda düşük yapma ya da tam tersi tekrarlayan başarısızlıklardır. Her iki durumda da bazen embriyoların genetik olarak problemli olmaları sorunun kaynağı olabilir. Dolayısıyla çiftlere tüp bebek tedavisine başlamadan önce detaylı olarak tetkik yapılmalı ve embriyoların genetik problemi dışında aynı soruna neden olabilecek diğer nedenler ayıklanmalıdır. Bundan birkaç yıl önce bayanın ileri yaşı, ileri sperm problemleri (çok kısıtlı sayıda sperm bulunması ya da hiç olmaması) gibi durumlarda da embriyo üzerinde genetik incelemelere ihtiyaç duyulur denirdi. Günümüzde bu bakış acısı biraz daha gevşemiş gibi duruyor.


8.Tüp bebek tedavi yöntemlerindeki yenilikler nelerdir?


Tüp bebek tedavi yöntemleri ve uygulamaları baş döndürücü bir hızla gelişiyor. En güncel tekniklerden biri embriyoların dinamik takibidir. (Embriyoscope) Bu tekniği Türkiye’ye ilk defa bizim ekibimiz getirdi ve en çok da bizim laboratuarlarımızda uygulanıyor. Artık embriyolar takipleri süresince çok kısıtlı bir zaman dilimindeki görüntüleri ile değil, her 15-20 dakikada bir yedi bölgeden alınan görüntülerinin birleşmeleri ile oluşan videolar ile inceleniyor, kaliteleri bu verilere göre saptanıyor. Bu demektir ki artık embriyoların gelişimleri hakkında çok daha fazla elimizde bilgi birikiyor. Tüp bebek uygulamalarının başladığı yıllardan bu yana ilk kez embriyo gelişimi hakkında bu kadar fazla veri toplayabildik ve elimizdeki bu bilgiler çok değerli. Şu anda Türkiye’den bizim dahil olduğumuz uluslararası bir bilim grubu bu veriler üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Yeniliklerle başarı şansı ne kadar artıyor? Bu sorunun cevabı için biraz daha beklememiz gerekiyor. Ancak embriyo secimi için sunulan dinamik izleme tekniği gerçekten başarı sansını artırıyor. Ancak burada dikkatli olunması gereken nokta; birkaç farklı şekilde dinamik embriyo takibi yapılabiliyor ve bunların hepsi aynı sonucu vermiyor. Bizim kullandığımız sistem şu anda dünyada bulunan en sofistike dinamik takip sistemidir. Biz ve bizim kullandığımız sistemi kullanan diğer merkezler (şu anda dünyada 100 dolayında var) başarı oranlarının arttığını gösterdiler. Umudum, bu sistemin diğerleri ile bilimsel karsılaştırmasını yapan bilimsel çalışmaların bir an önce yayınlanması ve farkın kanıtlanmasıdır.


9.Dondurma tekniğinde son aşama nedir?


Günümüzde iki farklı dondurma tekniği var; yavaş ve hızlı. Beş yıl öncesine kadar yavaş dondurma daha çok uygulanırken günümüzde hızlı dondurma tekniği tercih ediliyor. Çünkü bu teknikle embriyoların tamamının, yani tüm hücrelerinin hiç hasarsız canlıklarını devam ettirmeleri ihtimali daha yüksek. Bu da doğal olarak başarı oranlarına yansıyor. Burada dikkatinizi çekmek isteyeceğim nokta; bize başvuran çiftlerimizden aldığımız izlenim dondurma-çözdürme işlemlerine biraz çekingen yaklaştıklarıdır. Oysa tüp bebeğin geleceği dondurma-çözdürme işlemlerinde. Çünkü; artık uluslararası anlamda başarı bir çifte uygulanan birkaç tedavi sonrası elde edilen gebelik oranı olarak ölçülüyor. Doğal olarak bu birkaç tedavinin içinde dondurma-çözdürme sikluslarının olması istenen bir durum, zira her tedavide kadına yeni baştan hormon vererek yumurtalıkları uyarmak yerine bir seferinde elde edilen birkaç kaliteli embriyonun saklanarak sonraki uygulamalarda bunların çözdürülerek transferi daha çok istenen bir durum. Üstelik dondurma-çözdürme tedavilerinin bir avantajı daha var; bazen yumurtalıkların uyarıldığı tedavilerde kullanılan ilaçlar yumurtaları büyütürken rahim dokusunun embriyoyu kabul etme mekanizmasına zarar verebiliyor. Oysa dondurma-çözdürme tedavilerinde rahim dokusu diğer duruma göre çok daha doğal bir halinde ve embriyoyu kabul etme mekanizması zarar görmemiş. Bugün dünyada birçok merkez (bizim merkezlerimiz de dahil) rahimim bu durumunu transfer öncesinde değerlendirip, çiftin gebelik şansını artırabilmek adına, elde ettiğimiz tüm embriyoları donduruyor ve bir sonraki ay rahimim doğal haline kavuştuğunda çözdürüp transfer ediyoruz. Bu uygulamanın geçerliliği ve çifte faydası artık bilimsel yayınlarla ispat edilmiştir. Kısaca özetlemem gerekirse, dondurma-çözdürme teknikleri merkezlerin toplam başarılarında önemli bir yer tutar. Hastalar bu parametreyi çok iyi incelemelidir diyorum.


10.Tüp bebek denemesi kaç kez tekrarlanmalıdır?


Bu soruyu şöyle yanıtlayacağım; ortalama üç! Ama bunu da açıklamam gerekir. İstatistiksel olarak tüp bebek tedavisine başvuran çiftlerin %95’i üç kez tekrarlamalıdır. Geri kalan %5’i içinse bir sınır yoktur. Bize başvuran bir hasta gebe kaldığında önceden dışarıda on altı deneme yapmıştı. Bu çift yüzde beş’lik dilimde idi. Ama bilimsel yayınlar göstermektedir ki, tüp bebek tedavisine giren çiftlerin yüzde doksan beşi ilk üç denemeden sonra gebelik şanslarını anlamlı olarak artıramamaktadır.

Bahar Ayları Tüp Bebek Tedavisinde Başarıyı Arttırıyor

Bahar Ayları Tüp Bebek Tedavisinde Başarıyı Arttırıyor
İlkbahar aylarında östrojen daha fazla salgılandığı için hamile kalmanın daha kolay olduğunu belirten Kadın Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Süleyman Tosun, “Gün ışığı ve hava sıcaklığının artması östrojen hormonunu da arttırıyor” dedi.

İSTANBUL - Tüp bebek tedavisinde mevsimlere göre başarı oranlarına dikkat çeken Kadın Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Süleyman Tosun, bir araştırmada yumurtaların döllenme oranının ilkbahar aylarında diğer aylara göre 1.5 kat yüksek bulunduğunu söyledi.

Gün ışığı ve hava sıcaklığının östrojen hormonunun salgılanmasını arttırdığını belirten Tosun östrojen ile mevsim iliksi hakkında şunları söyledi: ”Östrojen hormonu kadın yumurtasının olgunlaşması ve embriyo gelişimi için çok önemlidir. Yardımcı üreme tekniklerinde (in-vitro fertilizasyon, mikroenjeksiyon) mevsimlere göre istatistiksel olarak başarı oranlarına bakıldığında,1932 çiftin dahil olduğu bir araştırmada gelişen yumurta sayısı, olgunlaşmış yumurta oranı, embriyonun rahme tutunma oranı (implantasyon) ve gebelik oranları açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır.” Ancak yumurtaların döllenme oranının ilkbaharda diğer aylara göre 1.5 kat daha yüksek olduğu bulunmuştur.”

Sağlık ve Yaşam dergisine konuşan Op. Dr. Süleyman Tosun, “Tüp bebek tedavisinde bahar aylarının tercih edilmesi çiftler için moral verici ve yüz güldürücü sonuçları beraberinde getirebilir. Aynı zamanda daha çok döllenmiş yumurta bize embriyo dondurma ve gerekirse daha sonra kullanabilme şansı sağlamaktadır. Yine de bilinmelidir ki yardımla üreme teknikleri yılın her döneminde başarı ile uygulanmaktadır” dedi.

CUSHİNG HASTALIĞI

CUSHİNG HASTALIĞI
Böbreküstü bezinin kabuk (korteks) denen dış katmanında üç tip hormon üretilir. Bunlar aldosteronu da içeren mineralokortikoitler, kortizolü de içe­ren glükokortikoitler ve eşey hormonla­rıdır. Mineralokortikoitler böbreküstü bezi kabuğunun en dış bölümü olan yu-maklı bölgeden (zona glomerulosa), glükokortikoitler kabuğun orta bölümü olan demetli bölgeden (zona fascicula-ta), eşey hormonları ise kabuğun iç bö­lümü olan ağsı bölgeden (zona reticula-ris) salgılanır. Böbreküstü bezlerinin bölgesel olarak hızlı çalışması, o bölge­deki hormonların daha çok üretilmesine yol açar. Bu da sonuçta değişik send-romlara, yani bir dizi belirtiyle ortaya çıkan birbirinden farklı bozukluklara neden olur. Örneğin glikokortikoitlerin aşın salgılanmasıyla Cushing sendro-mu, mineralokortikoitlerin, özellikle de aldosteronun aşın salgılanmasıyla en­der görülen Conn sendromu ve eşey hormonlannm aşın salgılanmasıyla ad-renogenital sendrom ortaya çıkar.
SENDROM VE
HASTALIK OLARAK
CUSHİNG
Cushing sendromu ve hastalığı arasında ı ayınım anlayabilmek için, Cushing’i oluşturan belirtilerin nedenlerini bilmek gerekir. Bu hastalığın adı, belirtilerini ve nedenlerini belirleyip tanımlayan ABD’ îi beyin cerrahından gelir. Harvey Wil-iiams Cushing, cerrahi girişimde bulun­duğu hastalarda böbreküstü bezlerinin aşın çalışmaya bağlı olarak büyüdüğünü fark etmiş ve bu hastalığın hipofizdeki tümörlerden kaynaklandığını öne sür­müştür. Gerçekten hipofizde özellikle bazofil adenomlan, yani bazofil hücrele­rin iyi huylu tümörleri görülmektedir.
Bu iki olay arasında açık bir bağlantı vardır. Hipofizin bazofil hücreleri normal koşullarda adrenokortikotrop hor­mon (ACTH) üretme işlevini kusursuz biçimde yürütür. Bu hormon böbreküs­tü bezlerini uyarır ve işlevsel olarak de­netim altında tutar. Bazofil hücreleri, adenom nedeniyle olduğu gibi, sayıca artarsa daha çok AjCTH üretilir ve böb­reküstü bezleri aşm çalışmaya başlar.
ACTH’ye böbreküstü bezlerinin en çok demetli bölgesi duyarlı olduğun­dan, bu hormonun artmasıyla demetli bölgede üretilen kortizol aşın salgılan-maya başlar. İşte Cushing hastalığının temel mekanizması budur. Ama bazı olgularda hipofiz bezinin, aşm kortizol salgılanmasında en küçük bir etkisi bile yoktur. Bu durumlarda hastalığın tek kaynağı böbreküstü bezleridir ve bazen hipofiz bezi yukanda sözü edilen meka­nizmanın tersine işlemesiyle hastalığa ikincil olarak katılır. Böbreküstü bezi tümörlerinin hastalığa yol açtığı bu du­rumlarda, aşm kortizol üretiminden ötürü hipofizin bazofil hücreleri bir din­lenme evresine girer. Böylece hem ACTH, hem de üreme organlanm uya­ran başka hipofiz hormonlarının üreti­mi yavaşlar ve aşağıda belirtilen bozuk­luklar ortaya çıkar.
Öte yandan böbreküstü bezindeki ya da hipofizdeki bir tümörden kaynak­lanmayan Cushing olgulan da bildiril­miştir. Tartışmaya açık olan bu olgular­da hipotalamustan aşın miktarda salı­nan ve hipofizin ACTH üretimini hız­landıran kortikotropin serbestleştirici faktör (CRF) adlı madde üzerinde du­rulmaktadır. Cushing’in hipofiz tümö­ründen kaynaklanmadığı bütün olgular Cushing sendromu adı altında toplanır.
BELİRTİLERİ
Cushing hastalarının dış görünüşleri ol-İdukça tipiktir. Bu hastalar şişmandır, , ama vücutlarında biriken yağ alışılma-; dik bir dağılım gösterir. Hastaların yü-; zünden başka özellikle kann, baldır üs-■ tü ve enseleri yağlıdır. Yüzleri yuvar-laklaşarak “aydede yüzü” denen bir gö­rünüm kazanır. Ense, alabildiğine kalın-’ laşir. Bu bölgelerdeki yağlanmaya kar­şılık ince kalan kol ve bacaklar çarpıcı : bir zıtlık oluşturur. Deri parlak kırmızı bir renk alır. Genellikle kamın alt böl­gesindeki deride çatlaklar görülür. Can­lı kırmızı, bazen morumsu olan ve de­rinleşerek yayılabilen bu çatlaklar yine­lenen gebeliklerden sonra kadınlarda görülen deri çatlaklarına benzer. Ayrıca olguların büyük bölümünde deri kıllan-masında artış görülür. Bu durum özel­likle kadınlarda daha belirgindir. Bazen sirklerde görülen sakallı kadınların ço­ğu aslında birer Cushing hastasıdır.
Kortizol yağ birikimini etkileyerek yağların kan dolaşımına girmesini sağ­lar. Bu nedenle Cushing hastalarının kanında yağ ve kolesterol düzeyi yük­sektir. Dolaşıma giren yağ daha sonra vücudun farklı bölgelerinde yeniden bi­rikir. Böylece Cushing hastalarının vü­cudunda dengesiz yağlanma ve şiş gö­rünüm ortaya çıkar. Kortizolün bir etki­si de proteinleri yıkıma uğratarak, bun­ların aminoasitlere indirgenmesine yol açmasıdır. Proteinleri ayrıştırmaya ek olarak, başta kollajen liflerini oluşturan proteinler gibi bazı özel proteinlerin, bağdoku ve türevlerinde bulunan hiya-luronik asit ve mukoproteinlerin yapım aşamasındaki tepkime zincirim durdu­rur. Böylece bağdokunun bu temel maddelerinin yapılması engellendiği için Cushing hastalarının kol ve bacak­ları iyice zayıflar. Bu organlardaki zayıflama yağlanma bozukluklanmn yanı sıra kas dokusunu oluşturan proteinle­rin de parçalanmasından kaynaklanır. Bağdoku bakımından son derece zengin olan derinin çatlaması, derinin yapı taşı olan proteinlerin azalmasıyla açıklanır. Böylece çatlayan ve kan damarlarının görülmesini pek az engelleyecek ölçüde incelen deri canlı kırmızı bir renk alır,
Aym mekanizma çerçevesinde ince­lenebilecek başka bir belirti de osteopo-rozdur (kemik dokusunda kalsiyum kaybı). Kemiklerin yoğunluğu azalmış, kalsiyum tuzlarının birikmesini sağla­yacak protein ağı zayıflamış ve göze­nekler büyümüştür. Böylece kemik ya­vaş yavaş koflaşır ve kırılgan bir yapı edinir. Bu nedenle hafif darbe ve düş­melerde bile kemik kırıkları oluşabilir.
Kortizol olağan koşullarda yeterli Öl­çüde proteinin yıkıma uğrayarak amino­asitlere indirgenmesini sağlar. Bu ami-noasitler karaciğerde şekere dönüştürü­lür. Cushing’li hastaların kanında ise şe­ker düzeyi yüksektir. Çünkü karaciğer artan aminoasit miktarına bağlı olarak vücudun tüketebileceğinden daha fazla glikoz üretir. Böylece ilerlemiş olgular­da şeker hastalığı ya da etken olan böb­reküstü hormonunun steroit yapılı olma­sından ötürü “steroit şeker hastalığı” adıyla anılan tablo ortaya çıkabilir. Aşmkortizol su, sodyum ve potasyum meta­bolizmalarını da bozabilir. Hastanın vü­cudunda su ve sodyum tutulmasının bir sonucu olan ödemler ve idrarla aşırı miktarlarda potasyum kaybı ortaya çıka­bilir. Su, sodyum ve potasyum dengele­rindeki bu düzensizlikler aym zamanda sık rastlanan bir başka belirtinin de kay­nağıdır: Yüksek tansiyon.
Kortizolün, iltihap tepkisini (beyaz kürelerin koruyucu görev yapmak üzere hasta bölgeye göçünü ve işlevini) baskı­layan ve antikor oluşumunu engelleyen etkilefri nedeniyle bu hastaların mikrop­lara karşı direnci de önemli ölçüde azal­mıştır. Antikorlar bilindiği gibi vücuda giren virüs ve bakterilerin durdurulup yok edilmesinde önemli rol oynarlar.
Cushing’in, temelinde aşın kortizol üretimi yatan bir hastalık olduğunu söy­lemiştik. Ama Cushing yalnız kortizol artışıyla tanımlanamaz. Bu hastalıkta böbreküstü bezinin ağsı katmanından salgılanan eşey hormonlarının üretimi de artmıştır. Böylece daha önce de sözü­nü ettiğimiz aşırı kıllarıma ve bu hasta­larda sıkça görülen akne ortaya çıkar. Böbreküstü bezinde üretilen erkek eşey hormonları ya da öbür adıyla androjen-ler yağ bezlerinin çalışmasını hızlandı­rarak daha fazla sebum (yağ bezlerinin salgıladığı yağlı madde) üretimine yol açar. Aşırı sebum üretimi aknenin başlı­ca nedenidir. Kortizol tek başına da ak­ne oluşumuna yol açabilir. Bu etkisini yağbezlerinin aşın çalışmasını uyararak değil, deri gözeneklerini tıkayarak ger­çekleştirir. Kortizol etkisiyle deride olu-Şan keratinin, deri gözeneklerini tıkaya­rak buralarda sebum birikmesine ve çı­bana benzer akne oluşumlarına yol açar.
HİPOFİZ TÜMÖRÜNÜN
YOL AÇTIĞI ÇUSHING
HASTALIĞININ
TEDAVİSİ
Nedeni hipofiz tümörü olan Cushing hastalığında tedavi doğal olarak tümöre yöneliktir.
• Cerrahî tedavi – Tanısı Cushing has­talığı olan olguların tedavisinde hipofiz cerrahi girişimle çıkarılır. Çok küçük adenomlarda cerrahi girişimin başarı oranı yüzde 85-95 dolayındadır. Ameli­yat sonrasında gelişebilecek olası bir böbreküstü bezi yetmezliği komplikas-yonu hastaya girişim öncesinden başla­yarak steroit vermekle önlenebilir.
Bazı tıp merkezlerinde tanıya yöne­lik incelemeler yaparak hipofiz tümörü­nün belirlenemediği durumlarda cerrahi girişimle hipofiz açılır. Bu yöntemle, cerrahın başarısına bağlı olarak, yüzde 20-70 arasında değişen oranlarda çok küçük adenomlar saptanmıştır. Gene de adenomun saptanamadığı bazı Özel du­rumlarda hipofiz bezi bütünüyle çıkarı­lır.
Daha büyük adenomlann cerrahi gi­rişimle alınmasında başarı oranı yüzde 25 gibi düşük bir düzeyde kalır ve giri­şim sonrası komplikasyonlar da artar. Girişim sonrasında olguların yüzde 20’sinde geçici şekersiz şeker hastalığı (şekersiz diyabet) ve kanama, enfeksi­yon, görme bozukluğu, kalıcı şekersiz şeker hastalığı gibi komplikasyonlar görülür.
Hipofizin çıkarıldığı olgularda hipo­fiz yetmezliği belirtilerini Önlemek için tedavi altına alınan hastaya eksik olan hormonlar verilir.
Ağır olgularda ya da başka tedavi yöntemlerine olumlu bir yanıt alınama­yan hastalarda her iki böbreküstü bezi­nin çıkarılması yoluna gidilir. On yıl öncesine değin tedavide ilk seçenek olan bu girişimjn komplikasyonları Özellikle böbrek yetmezliği belirtileri biçiminde ortaya çıkar. • Işın Tedavisi – Işın tedavisi cerrahi girişimin uygun olmadığı ya da hastalı­ğın ilerleme göstermediği olguların yanı sıra adenomun nöroradyolojik belirtiler vermediği durumlarda ilk seçilecek te­davi yöntemidir. Ayrıca cerrahi girişim­den sonra tümörün yeniden ortaya çıktı­ğı olgularda ikinci uygulama olarak ışın tedavisine başvurulur. 18 yaşm altında­ki hastalarda ışm tedavisinin yüksek oranda olumlu sonuçlar vermesi bu tedavinin çocukluk çağı Cushing’inde en geçerli yöntem olmasını sağlamıştır.
Işınlama yönteminde enerji kaynağı olarak kobalt-60 kullanılır. Uygulanan doz 4-6 hafta süresince en çok toplam 4.500-5.000 raddır. Erişkinlerde iyileş­me oram yüzde 15-25 dolaymda kalır­ken, 18 yaşın altındaki hastalarda bu oran yüzde 80′i aşmaktadır. Işm tedavi­sinin seyrek rastlanan yan etkileri sinir sistemine ilişkin bozukluklar ya da hi­pofiz yetmezliği biçiminde ortaya çı­kar.
Işın tedavisinin olumsuz bir yönü de tedaviye geç yanıt alınmasıdır. Gerçek­ten de tedaviye kesin yanıt ancak 3-18 ay arasında değişebilen bir sürede alı­nabilir. Ağır Cushing hastalarında bu bekleme süresi kabul edilemez. Ayrıca ışm tedavisinden sonra yapılması olası bir cerrahi girişimde, ışın nedbesinden dolayı komplikasyonlar ortaya çıkabi­lir. Hipofizin ışınlanmasından sonra be­yin tümörü gelişiminin çok ender orta­ya çıktığı bildirilmektedir. Alışılmış ışın tedavisinin etkili oh madiği durumlarda ağır tanecikli ışınla­maya başvurulur. Yalnız erişkinlerde kullanılan bu yöntem çok az sayıda merkezde uygulanmaktadır. Bu yöntem ile elde edilen iyileşme oranı, sıradan ışınlamaya göre daha yüksektir (yüzde 60-90) ve tedavi süresi daha kısadır. Ama ağır tanecikli ışınlar özellikle sinir sisteminde daha yüksek oranda kompli-kasyonlara yol açar.
İtriyum elementinin kullanıldığı radyoaktif iğne yüzde 65 olguda iyileş­me sağlamasına karşın, yol açtığı hipo­fiz yetmezliği ve öbür komplikasyonlar nedeniyle günümüzde geçerliliğini yi­tirmiş bir tedavi yöntemidir. • İlaç tedavisi – Hastalığın ilaçla teda­visi işlevsel bozukluklar açısmdan önemli yararlar sağlamakta ve tedavi alanında yeni ufuklar açmaktadır. Burada doğrudan hipotalamus-hipofiz üstün­de etkili olan ilaçlan inceleyeceğiz.
En yaygın olarak kullanılan ilaç şüphesiz siproheptadindir. Bu ilaçla de­ğişen sonuçlar elde edilmiştir. Olguların tümünde bu ilacın kesilmesiyle hastalık yeniden ortaya çıkmaktadır. Gene sero-toninin etkisini engelleyen ilaçlardan metergolin ile de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Ama metergolinin yan etkile­ri daha azdır ve özellikle iştah artırıcı etkisi yoktur. Prolaktinom (ön hipofizin prolaktin salgılatan hücrelerinin tümö­rü) tedavisinde başarıyla kullanılan bro-mokriptin, Cushing olgularının yalnız yüzde 50’sinde ACTH salgılanmasını azaltmaktadır. Aynca bromokriptinin etkisi geçicidir ve bu ilaçla tedavinin ileri dönemlerinde, olguların yaklaşık yansında ilacın etkisi azalmaktadır.
Hipotalamusa etki ederek aşın ACTH salınımını denetim altında tutan sodyum valproat ise henüz deney aşa­masındadır. Son olarak belirtmek gere­kir ki, bu ilaçlann hiçbiri Cushing has­talığını, verdiği belirtiler ve biyokimya­sal açılardan tam anlamıyla etkili biçim­de denetleyememektedir.
BÖBREKÜSTÜ BEZİ
TÜMÖRÜNÜN YOL
AÇTIĞI CUSHİNG
SENDROMUNUN
TEDAVİSİ
• Cerrahi tedavi – Böbreküstü bezi tü­mörlerinde kesin sonuç veren tek tedavi yöntemi tümörlü bezin çıkarılmasıdır.
Cerrahi girişim uygulanan Cushing sendromlu hastalarda hipotalamus ve hipofizin işlevleri aşın kortizol düzeyi yüzünden baskı altında kalmış ve buna bağlı olarak tümörsüz böbreküstü bezi atrofiye (doku gerilemesi) uğramıştır. Böbreküstü bezinin önemli ölçüde işlev dışı kalmasından Ötürü tümörü çıkanlan hastada akut böbreküstü bezi yetmezliği görülecektir. Bu nedenle girişim önce­sinden başlayarak uygulanan glikokorti-koit hormonlanmn verilmesi işleminin geride kalan böbreküstü bezinin yeni­den eski işlevselliğine kavuşuncaya de­ğin sürdürülmesi gerekir. ,-t Cushing sendromunun böbreküstü bezi adenomuna (iyi huylu tümör) bağlı olarak geliştiği olgularda cerrahi tedavi ile kesin iyileşme sağlanır. Ama sendroma yol açan neden bir karsinom, yani bu bezin kötü huylu tümörü ise cerrahi tedavinin başansı daha düşüktür. Bu ol­guların üçte ikisinden fazlasmda tümör, tam konana değin akciğer, lenf bezi, ka­raciğer ve öbür böbreküstü bezine sıç­rayarak metastaz, yani ikincil kanser odaklan oluşturmuştur.
Hastalığın gidişi doğrudan tümörün biyolojik özelliklerine bağlı olarak de­ğişiklik gösterir. Olguların yüzde 25′inde beş yıllık yaşam süresine erişil­mektedir. Kanserin başka organlara sıç­radığı durumlarda bile yaşamın uzun sürdüğü olgular bildirilmektedir.
Bu olgularda cerrahi girişim, tedavi edici olmamakla birlikte, tümör kütlesi­ni azaltarak steroitlerin aşın salgılan­masını önler.
• İlaç tedavisi – Tedavide kullanılan ilaçlar iki grup altında toplanır: Enzimle­ri baskı altına alanlar ve adrenolitikler.
İlk gruptaki ilaçlar tümörün büyüme­sine etki etmez, ama metastaz yapıcı böbreküstü bezi tümörü olan hastaların yaklaşık yüzde 60′ında genel durumun düzelmesini ve biyokimyasal iyileşmeyi sağlar. Bu ilaçlar başta sindirim sistemi bozukluklan olmak üzere baş ve kas ağ-nsı, mide bulantısı, kusma gibi yan leri ve uyuşukluğa neden olmalan zünden tedavide zorluk yaratmaktadır.
Yüksek dozda tek ilaç kullanmak yerine, farklı ilaçlann az dozlarda bir­likte kullanılması hormon üretiminin denetim altma alınmasında aynı etkiyi sağlar; böylece tedavinin yan etkileri de azaltılmış olur.

ATARDAMAR ANEVRİZMALARI


ATARDAMAR ANEVRİZMALARI
NEDENLERİ
Anevrizmalar doğumsal ya da sonradan edinilmiş olabilir. Doğumsal olanlar daha çok beyin damarlarında ortaya çıkar ve böbreklerde çok sayıda kist bulunması (polikist), aort yayı darlığı gibi başka doğumsal bozukluklar ile birlikte görülür.Edinilmiş anevrizmalar farklı neden­lerden kaynaklanıl:
• Travmaya bağlı anevrizmalar. Atar­damarı yırtmayan, ama bir noktada ge­nişletecek kadar kuvvetli darbeler sonucu ortaya çıkar.• Enfeksiyona bağlı anevrizmalar.Anevrizmaya en sık yol açan enfeksi­yon hastalığı frengidir. Frengiye bağlı anevrizmalar genellikle aortun çıkan dalında ve aort yayında oluşur. Bu en­feksiyon öteki atardamarlarda da anev­rizmaya yol açabilir. Hastalığın etkeni olan spiroketler, atardamar duvarının iç katmanına yerleşerek enfeksiyonu baş­latır. Daha sonra spiroketler atardamar duvarının orta katmanına ulaşarak da­mara esnekliğini kazandıran yapılan yı­kıma uğratır.• Damar sertliğine (arteriyoskleroz) bağlı anevrizmalar. 50 yaş üzerinde-kilerde daha çok aortun karın bölü­münde ve böğür atardamarlarında gö­rülür.

OLUŞMASI
Anevrizma oluşumu için ilk koşul atar­damar duvarının bir noktada zayıflama-sıdır. Her kalp atımında bu noktaya yüksek basınçla çarpan kan giderek da­mar duvarını dışa doğru genişleterek anevrizmaya yol açar. Anevrizma da­mar dışı direncin az olduğu yönlerde gelişir. Örneğin karın aortu anevrizmalan sert bir engel oluşturan omurganın bulunduğu arkaya doğru değil, itilebile­cek yumuşak ve hareketli organların bu­lunduğu öne doğru büyür. Öte yandan kemiklerde aşınmaya yol açan anevriz­ma olgulan da bilinmektedir. Omurga­ya dayanmış kann aortu anevrizmala­rında ve göğüs kemiğine komşu aort ya­yı anevrizmalarında söz konusu kemik aşınmalarına rastlanır.

TİPLERİ
Cerrahî açıdan iki tip anevrizma vardır: Kese ve mekik biçiminde anevrizmalar. Kese biçiminde anevrizmalarda atarda­mar duvannın yalmz bir yanı genişler. Oluşan kese atardamar iç boşluğuna dar bir boğazla bağlıdır. Mekik biçimindeki anevrizmalarda İse atardamar duvan her yöne doğru genişler.

BELİRTİLERİ
Küçük boyutlarda kalıp çevre organla­ra baskı yapmayan anevrizma genellik­le belirti vermez. Büyüdükçe ilk belir­tiler ortaya çıkar. Göğüsteki anevriz­malar nefes darlığı, yineleyen akut bronşit ve atelektaziye (akciğer sönme­si) yol açar. Akciğerlerden kaynakla­nan belirtilerin nedeni anevrizma bas­kısıyla solunumun yetersiz kalması ve atelektazide olduğu gibi bütünüyle dur­masıdır.Bu belirtilere ek olarak, sırta vuran göğüs ağnsı ve yemek borusuna baskı sonucu yutmanın güçleştiği görülür. Gırtlak sinirlerinin baskı altında kalma­sı nedeniyle ses kısıklığı ortaya çıkabi­lir.Kann aortu anevrizmalannda ritmik biçimde nabız veren şişlik gözle görüle­bilir. Hasta aynca halsizlik, kann ağnsı ve sindirim bozukluklarından şikâyet eder. Bu arada bacaklarda dolaşım yet­mezliğine bağlı belirtiler de ortaya çıka­bilir.

TANI
Kann aortu anevrizmalannda şişliğin ele gelecek boyutlara ulaşması kesin tanıyı koymayı büyük ölçüde kolaylaştı-nr. Sert ve belirgin olan bu şişliğin en tipik özelliği kalp atımlanyla eşzamanlı nabız vermesidir. Anevrizma kütlesi kendine yumuşak dokularda yol açarak genişler.Şişlik stetoskop ile dinlendiğinde kalp atımıyla kanın anevrizma boşlu-ğundaki hareketine bağlı üfürüm duyu­lur. Kesin tanı ise arteriyografl sonucu­na göre konur. Arteriyografl damar içi­ne sonda ile verilen kontrast madde sa­yesinde damarlan görünür kılan radyo­lojik bir yöntemdir.Göğüs aortu anevrizmalannda kesin tam radyolojik incelemeye bağlıdır. Standart radyolojik incelemede medi-yasten (akciğerler arasındaki bölge) gölgesi artmış, kalp gölgesi üst bölüm­de genişlemiştir. Bu görüntü anevriz­manın yol açtığı genişlemeden kaynak­lanır.
Bu aşamada anevrizma tanısı he­men hemen kesin olsa da anjiyokardi-yografi sonucunda bütün kuşkular gide­rilir. X ışmlannı geçirmeyen bir sıvının damar içine verilmesinden sonra dola­şım sisteminde izlediği yol art arda çe­kilen filmlerle saptanır. Bu madde dol­durduğu anevrizmayı açıkça görülür hale getirir.
Anjiyokardiyografi yalmz kesin ta­nıyı değil, uygulanacak cerrahi girişim tekniğinin seçiminde gerekli bilgileri de sağlar. Bu yöntemle anevrizmanın yeri, tipi ve büyüklüğü açık biçimde ortaya çıkar.

TEDAVİ
Kesin tedavi yöntemi cenahidir. Hasta bütün fiziksel zorlanmalardan uzak sa­kin bir yaşam sürmelidir. Bu önleme karşın anevrizmanın büyümesi ve önemli belirtilerin ortaya çıkması cerra­hi girişimi zorunlu kılar. Anevrizmanın en korkulan komplikasyonu olan yırtıl­ma ortaya çıkmadan tedavinin yapılma­sı büyük önem taşır.
ANEVRİZMA YIRTILMASI
Anevrizmanın en korkulan komplikas­yonu yırtılmadır. Çeşitli belirtilerle or­taya çıkabilen bu komplikasyon ender bir durum değildir. En ağır biçimiyle bütünüyle yırtılan anevrizma büyük kan kaybına ve sonuç olarak ölüme yol açar. Öbür yırtılmalar küçük çatlaklar biçiminde ortaya çıkar. Buradan sızan kan hastada akut ya da subakut kansız­lığa neden olur. Kann aortu anevrizma­larının yırtılması durumunda akut kann belirtileri (bastırınca şiddetli ağn veren, kann kaslarında kasılma) ve dolaşımda­ki kan hacminin azalmasından kaynak­lanan düşük tansiyon görülür. Anevriz­manın yırtıldığı durumlarda uygulana­cak olan cerrahi girişimler gerekli bir ön hazırlık olanağı bırakmadığı için son derece risklidir.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Akne belirtileri başlıca iki biçimde orta­ya çıkar

Akne belirtileri başlıca iki biçimde orta­ya çıkar. Bunlardan ilki yağ salgısının artışıdır. Yağ bakımından zengin hücre­lerin yıkıma uğraması ile oluşan ve sebum olarak adlandırılan madde derial-tındaki yağbezlerinde üretilir. Bu bezler avuç içi ve ayak tabanı dışında bütün vücuda yayılmıştır. Üstderide (epider-mis) bulunan kıl köklerindeki kesecikler (folikül) yardımıyla bu bezler salgılarını dışarı verirler. Salgılama artışı sebum üretimini aşın ölçüde yükseltir. Böylece deri yağlı ve parlak bir görünüm alır. Aşın üretilen bu maddenin dışan salim­im engellenirse yağbezleri genişleyerek salgılarını deri (dermiş) katmanına bıra­kırlar. Sebumun, kıl kökünün deriye açıldığı yeri tıkaması komedon oluşu­muna yol açar. Komedon deride iğne başı büyüklüğünde bir kitle oluşturan ve sıkıldığında kurtçuk biçiminde dışarıya çıkan yağlı maddedir. Sebumun yanı sı­ra boynuzsu hücreler, bakteriler, mantarlar (kandida) ve Demodex folliculo-rum gibi deri asalakları da komedon oluşumuna yol açar. Demodex folliculorum, uyuz etkeni ve kenenin de ait ol­duğu Arachnida sınıfmdandır.Aknenin en önemli ikinci etkeni ilti­haplanmalardır. Komedonun tıkadığı ke­seciklerde aralıklı olarak iltihap gelişir. Başlangıçta şişme (papül) ve kızarma ile ortaya çıkan iltihap, irin birikmesi (püs­tül) ile gelişir. Bu gelişme sonucunda aknelİ bölge kızarık, hafif şiş ve deriden kabarık görülür. Bazen iltihap daha be­lirgindir. Bu durumda içi san irinle dolu kabarcıklar (püstüllü akne) oluşur. Bun­lar patlar ya da kuruyarak kabuklaşırlar. Daha sonra kabuğun düşmesiyle önce pembe, sonralan beyazlaşan bir iz kalır.Bu papül ve püstüller çok daha büyük, sert, ağrılı ve kolay yumuşamayan bi­çimler de (yumrulu akne) alabilir. Deri-altında apse oluşturan en ağır akne türü İse fiegmonlu aknedir. Bazı hastalarda bütün akne türleri bir arada bulunabilir. Bu durum kişiden kişiye son derece de­ğişik görünümler sergileyen değişken bi­çimli gençlik aknesi (polimorf jüvenil akne) tablosunu oluşturur.

Yeşil Elma Hakkında Genel Bilgiler Yeşil Elma vitaminin deposu

Yeşil Elma Hakkında Genel Bilgiler

Yeşil Elma vitaminin deposudur ve de enerjinin kaynağı olan besinlerden biridir. İçinde bol miktarda C vitaminiyle birlikte B1, B2, PP, B5, B9, Provitamin, A ve de E’ dir. Vitaminin en çok olduğu kısımları kabuklarının altı olduğundan dolayı özelliklede kabukları ile yenmelidir. Kalorisi çok düşük olan Yeşil Elma rejimlerin en gerekli besinlerindendir. Sabah aç olarak yenirse Yeşil Elma kanı temizleyerek vücuttan toksinin atılmasında yardımcı olur. Kış çaylarınızın içerisinde de kullanılır.



Yeşil Elmanın Yararları (Faydaları)

· Yeşil Elma Böbreklerimizi temizleyicidir.

· Kolesterolü de düşürmeye yardımı olur Yeşil Elmanın.

· Yeşil Elma romatizma hastalığı ile Gut hastalığı içinde yararlı bir besindir.

· Uykusuzluk çekenler içinde faydalıdır Yeşil Elma.

· Yeşil Elma kan şekerini dengelemekte faydalıdır.

· Bağırsakta oluşan parazitlerin dökülmesini de sağlar yeşil Elma.

· Güzel bir Antioksidan olan Yeşil Elma Vücudu da temizlemektedir.

· Yapısında oldukça yoğun lifler olan Yeşil Elma sindirim sistemine de çok yararlı bir besindir. Kabızlıkla başı dertte olanlar mutlaka kabuklarıyla yemelidir, sebebi ise liflerin en çok olduğu bölüm kabuklarıdır.

· Yeşil Elma düşük kalorisi sayesinde rejim yapanların en iyi besinidir.

· Solunumu da rahatlatan Yeşil Elma, sigara kullanan kişilerin vücuduna sigaranın vermiş olduğu zararları temizlemeye yardımcıdır.





Yeşil Elmanın Zararları



Yeşil Elmanın herhangi bir zararı bulunmamaktadır.

17 Mayıs 2012 Perşembe

Kavun Hakkında Genel Bilgiler yaz aylarının vazgeçilmez meyvesi

Kavun Hakkında Genel Bilgiler
Kavun yaz aylarının vazgeçilmez meyvesidir, serinlik veren hoş tadıyla herkesin sevdiği bir lezzettir. En bilinenleri ise Manisa Kırkağaç kavunları gelir. Büyük yapraklı, sarı renkli çiçekleri olan Kavun sürünen bitkidir. Tadıyla herkesin beğenisini kazanmasının yanında vücuda yararlarıyla da tanınır. Bünyesindeki bulunan çokça suyun yanında A il C vitamini de çok fazladır. İyot ile krom mineralleri yönünden de zengin bir meyvedir.

Kavun Yararları (Faydaları)
• Kavun vücudu serinletir, ferahlık sağlar, bu yönüyle de yazın en sevilen meyvelerindendir.
• İdrar söktürücü olan Kavun bağırsakların da yumuşamasını sağlayarak kabızlık problemine engel olur.
• Böbreklerde kum ve taş rahatsızlığı bulunan kişiler için Kavun çok faydalıdır, taşların ve de kumun dökülmesini sağlar.
• Karaciğer tıkanıklığı olan kişilerinde Kavunu tüketmesi bu rahatsızlığa fayda sağlar.
• Uyuyamayan, uykusuz kişilerinde bolca tüketmesi gereken meyvelerdendir Kavun.
• Kavunun açken yenmesi de oldukça faydalıdır.
• Kavun çekirdekleri yenilirse iç yaralar içinde faydalıdır.
Kavun Zararları
Kanun içerisinde çokça şeker olmasından dolayı şeker hastalarının dikkatli tüketmesi gereken bir meyvedir.
Ülseri ve de sindirim sistemi iltihabı olan kişilere de önerilmemektedir Kavun.

Ozon Yağı Hakkında Genel Bilgiler Ozon nedir


Ozon nedir öncelikle ondan bahsedelim, Aktif olan oksijenin mikropları öldürmede ve kokuları gidermede etkili olduğu bilinir. Güneşteki ultraviyole ışınlar ile şimşek çakması arkasından görünen elektrik arklarıyla meydana gelen Ozon, dünya çevresinde koruyucu bir kalkan şeklinde bulunur. Dünyamızı güneşten gelen radrasyonların etkisinden korumaktadır.
Ozon yağı senelerden beri deri hastalıkları tedavi için kullanılıyor Avrupa ‘ da. Ozon yağı cilt bakımı açısından devrim sayılır. Saf oksijen molekülleri, ozonlanan zeytinyağı içinde jel halinde bekletilmektedir. Deri üzerine masaj yapılarak kolaylıkla deri tarafından emilir. Bebeklerdeki kadar temiz, saf bir tene sahip olmak isteyenler için Ozon yağı mükemmeldir.

Ozon Yağının Yararları (Faydaları)
• Ozon yağı ile aknelerinizden kurtulabilirsiniz.
• Ayakta oluşan mantarların geçmesinde faydalıdır Ozon yağı.
• Ozon yağı kekiler ve yaralar için güzel bir iyileştiricidir, mükemmel bir antiseptiktir.
• Kafa derisinde görülen sorunlar ile kepeğin yok olmasını sağlar Ozon yağı.
• Baş ağrılarını da geçirmektedir Ozon yağı.
• Ozon yağı ile Egzaman hastalığını da tedavi edebilirsiniz.
• Pişik olmuş cildi de Ozon yağı sayesinde iyileştirebilirsiniz.
• Ozon yağının güneşten kaynaklanan yanıkların tedavisi için kullanabilirsiniz. Çabuk ve ağrısız geçmesini sağlar.
• Ozon yağı sayesinde kaslardaki ağrı, spazm ve kramp giderilir.
• Dudak çatlamaları içinde faydalıdır Ozon yağı.
• Ozon yağı Ter konusunda da faydalıdır. Hafif olan ve uzun süre etkili bir deodorant olur.
• Basur hastalığı içinde faydalı olur Ozon yağı.

Ozon Yağının Zararları

Ozon yağının vücuda bir zararı bulunmaz.